25 Nisan 2018 Çarşamba

Yine yol göründü memlekete

Mehveş Sorkun'un gözünden LMV gezisi

26 Aralık 2017 Salı 01:36
Yine yol göründü memlekete
 

7-10 Aralık 2017 tarihleri arasında Lozan Mübadilleri Vakfı’nın Yunanistan gezileri dahilinde bir kez daha yollara düştük. 7 Aralık Perşembe gecesini yolda geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde Selanik’e vardık. Varır varmaz kısa şehir turumuzu yaptık. Aziz Dimitrios Kilisesini, kariıda karlı Olympos dağını gördüğümüz muhteşem manzarasıyla Yedikule’yi, burada yer alan ve  dünya mirası olarak geçen Vlatadon Manastırı’nı ya da Türkçe adıyla Çavuş Manastırı’nı gezdik. Yola devam ederek Atatürk’ün evini, Beyaz Kule’yi ve sahili gördükten sonra otelimize gittik. Cuma gününü burada geçireceğiz. Baba memleketim olan Selanik’i 1993 yılında ilk defa gördüğümde İzmir’e benzetmiştim. Şehir aynı İzmir gibi   kıyıdan yukarıya doğru yükseliyordu, Kordon’u bile vardı. Ama zaman içinde Selanik belleğimde kendi kimliğini kazandı. Şimdi yılda en az bir kez gitmem gereken, gitmezsem çok özleyeceğim bir yer halini aldı.

Yeni yıl arifesinde Selanik’i yine ışıklara ve renklere bürünmüş buldum. Koşuşturan insanların yanı sıra  her zamanki gibi rahat rahat kafelerde oturmuş olanlar da vardı. Kitapçıları gezdim, eski çarşıları dolaştım, manifaturacılara uğradım, sahilde denize baktım. Dedim ya, buraya gelmeden olmuyor. Akşam daha önce gitmediğimiz bir tavernaya gittik. Güzel mezeler ve yemekler yedik, şarkılar söyledik. Bu insanlar, Yunanlılar, her zaman bu hayatı yaşamışlar ve umarım yaşamaya da devam edecekler. Her kuşak kendi sırasını savıyor, bu mezeleri yiyip, bu içkileri içiyor, büyüklerinden daha ufacıkken öğrendiği şarkıları söylüyor, dans ediyor, aşık oluyor ve yaşıyor…

Cumartesi sabahı eski adıyla Karaferye yeni adıyla Veria’ya doğru yola koyulduk. Bugün, Veria,  Giannitsa ve Edessa üçgeni üzerinde yolculuk yapacağız. Vardar ovası boyunca ilerlerken bir yandan da Sefer Bey’in anlattıklarını dinliyoruz. Vardar nehri 300 kilometrelik bir nehirmiş ve 107 kilometresi Yunanistan topraklarında kalıyormuş. Mayadağ, Vardar’ın Makedonya topraklarını terk edip Yunanistan’a girdiği yerdeki bir dağın adıymış. “Mayadağ’dan kalkan kazlar” diye bildiğimiz türküyü Makedonlar “Şardağı’ndan kalkan kazlar” diye söylerlermiş, çünkü onlar aynı dağı bu şekilde adlandırıyorlarmış. Hedefimize doğru ilerlerken meyve bahçelerinin içinden geçiyoruz ve bu yörenin önemli bir ihracat bölgesi olduğunu öğreniyoruz. Veria, iki-üç katlı evleri, meydanı, uğrayıp bir kahve içmeyi ihmal etmediğimiz kahvesiyle tipik bir Yunan kenti. Yahudi Mahallesindeki evlerin bir kısmı yenilenmiş. Kentin tek camii olan Medrese Camii de tadilattan geçmiş. Caminin önünden yürüyerek ulaştığımız yüksekçe alanda Aziz Pavlos Altarı yer alıyor. Burası Osmanlı döneminde namazgâhmış ve ordu sefere çıkmadan önce son namazı burada kılarmış. İstanbul’da Ayrılık Çeşmesi Metro durağında bu yerin bir benzeri var. Anadolu üzerinden sefere çıkan ordu da son namazını orada kılarmış.

Neyse, biz yolumuza devam edelim. Bu kez 15.000 nüfuslu bir belediye olan eski adıyla Yenice-i Vardar yeni adıyla Giannitsa’ya ya da Yanitsa’ya varıyoruz. Kentte Osmanlıya ait hamam, saat kulesi ve iki cami yer alıyor. Sefer Bey’den öğrendiğimize göre camiler de, türbe ve saat kulesi de 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından topa tutulmuş. Şimdi yenilenmiş biçimiyle kültür merkezi olarak kullanılan Gazi Evranos Türbesi’nde bir süre önce, Lozan Mübadilleri Vakfı’na ait “Hasretin İki Yakası” etkinliği sergilenmiş. Gazi Evranos’un kim olduğuna gelince, efendim kendisi Rumeli’yi fetheden Osmanlı komutanlarındanmış. Gümülcine’de evi ve imareti varmış. Yanitsa onun zamanında kurulmuş. Burası eski Şarap Yolu’nun üzerinde bulunan bir kent. Osmanlı döneminde kullanılan askeri bölgede de bir cami ve bir hamam var. Yanitsa’dan ayrılmaya hazırlanırken bir haber geldi. Kentte bulunan Istrancalılar Derneği’nden davet varmış, yöneticiler bizimle görüşmek istiyorlarmış. Merakla derneğin merkezine gittik. Istrancalılar dernek merkezlerinin duvarlarını Mübadeleyle geride bıraktıkları köylerinin büyük bir fotoğrafıyla süslemişler. O zamanki giysileri de sergiliyorlar. 3. kuşak mübadillerden oluşan dernek yetkilileri derlemiş oldukları bilgileri içeren kitapları Vakıf temsilcilerine hediye ettiler. Sözlü tarih çalışması yapılabilecek yaşlıların bildiklerini anlatamayacak durumda olduklarını, ancak onlardan aldıkları bütün bilgilerin kitaplarda olduğunu belirttiler. Birlikte fotoğraf çektirdik ve iletişimi koparmamayı ümit ettiğimizi söyleyerek ayrıldık.

Tekrar meyve bahçelerinden geçerek 40.000 nüfuslu büyükçe bir kent olan Edessa’ya ya da eski adıyla Vodina’ya doğru yol aldık. Voda çoğu balkan dilinde “su” anlamına gelen bir sözcük. Vodina ise “bol su, bereketli su” anlamını taşıyormuş. Eh, Vodina’ya da ancak böyle bir ad yakışır. Bir tepenin üzerinde yer alan kentte sudan bol bir şey yok. Tepeden aşağıya çağıldayarak akan şelale de cabası. Bu şelalenin olduğu yerde eskiden ipek fabrikası varmış. Şimdiyse belediyeye ait bir restoran var. Şelaleyi gezdikten sonra restoranda yemek yedik. Daha sonra şehir dışındaki otelimize gittik. Fazla oyalanmadan tekrar Vodina’ya döndük ve kenti gezmeye koyulduk. Hava kararmaya başlasa da güneyde yer alan eski kenti gezmekten geri kalmadık. Kentin kilisesinin yanı sıra 14. yüzyıldan kalan Aziz Pavlos ve Aziz Petros kilisesini, restore edilmiş evleri gördük. Gezimiz her zamanki gibi bir kafede sona erdi. Akşam ise yine bir tavernadaydık. Noel nedeniyle süslenmiş salonda Edessa’da yaşayan dostlarımızın da katıldığı güzel bir yemek yedik, güzel müzikler dinledik. Sefer Bey’den öğrendiğime göre Vodinalılar Türkiye’de Uçmakdere’ye yerleşmişler. Bir de Şarköy ve Hoşköy’de yaşıyorlarmış. Benim daha önceden bildiğime göre de şu anki adıyla Edessa’da yaşayanlar Çanakkale Biga yöresinden gelmişler. Hatta bir Yunanlı dostumuz daha önceki gezimiz sırasında bize hediye ettiği şeftali reçellerinin geldiği ağacın Biga’dan getirilmiş olduğunu söylemişti.  

Son günümüzde sabah 9.00’da yola çıktık. Epey yol aldıktan sonra Nea Apollonia’ya vardık. Eski adı Eğribucak olan bu kent Volvi gölünün kıyısında yer alıyor. Termal tesislerin bulunduğu kentte balıkçılık da yapılıyor. Görüşmeler sonucunda koromuz için bir konser müjdesi alarak kentten ayrıldık.

Son durağımız olan Kavala’da yemek molamızı verdik. Yunanistan’ın tütün bölgesinin limanı olan Kavala zengin bir şehir ve kıyıdan yukarı doğru yükselen mahalleleriyle çok da güzel. Eskiden su sıkıntısı çekilen şehirde halen ayakta olan büyük bir su kemeri var. Pargalı İbrahim Paşa’nın yaptırdığı cami daha sonra kiliseye çevrilmiş. Kavala’da doğmuş olan Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın dünyaya geldiği ev ise günümüzde müze olarak varlığını sürdürmekte. Daha önce katıldığım gezi sırasında ziyaret ettiğimiz ve bizzat müze müdürünün gezdirdiği Tütün Müzesi’ni günlerden pazar olması nedeniyle gezemedik. Ancak önceki bilgilerimin ışığında bu müzenin bölgedeki bütün sosyal ve ekonomik yapının bir özeti olduğunu ve mutlaka görülmesi gerektiğini söylemek isterim. Müzede yer alan eski makineler ise hayranlık uyandırıcı. Vaktiyle fabrikada Yunanlılar ve Türkler birlikte çalışıyorlarmış. Müze müdürünün Türkçe olarak söylediği sözcükler ise çok ilginçti: Örneğin “sığır dili” tütün yaprağının biçimini anlatmak için kullanılırken, “basmas” ise preslenmiş tütün demekmiş.

Tekrar yola koyulduğumuzda başımızdan geçen duygu dolu bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Bu gezide aramızda olan İskender Özsoy’un baştan sona bildiği bir öykü bu. Onun direktifleri uyarınca İskeçe yakınlarında yol üstündeki bir kafede durduk. Otobüsten indiğimizde bizi yaşlıca bir karı-koca karşıladı. İskender Bey’le derin bir sohbete giriştiler. Karşılıklı bir hediye ve kitap alışverişinden sonra tekrar yola koyulduğumuzda olayı öğrendik. Kafede bizi bekleyenler ikinci kuşak Bafra mübadili Vasilis Karapapazoğlu ve eşi İrini’ymiş. Kafenin soluk ışığı altında tanıştığımız, dolu dolu gözlerle bize bakan Vasilis Karapapazoğlu’nun meğer acı bir aile öyküsü varmış. Vasilis Bey, 1922 yılında Bafra’dan kaçarken Amasya’da kalan kendisiyle aynı adı taşıyan amcasını tam 40 yıl boyunca aramış ve İskender Bey’in bir yazısının da yardımıyla en sonunda amca çocuklarına ulaşabilmiş. İskender Bey’e hediye ettiği kitabında da işte bu öyküyü anlatıyormuş.

Ne de olsa mübadillik zor iştir. Gözyaşlarıyla dolu öyküleri belleklerimizde sarıp sarmalayarak bir kez daha yurdumuza döndük. En sonunda yurduna kavuşmuş mübadilleriz biz. Bütün dileğimiz de neden sonra kavuştuğumuz yurdumuzda kuşaklar boyunca yaşamak ve büyüklerimizin tattığı acıların bir daha yaşanmaması...   

  


    Yorumlar

GAZETE MANŞETLERİ

EN ÇOK OKUNANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

EN ÇOK YORUMLANANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

SENDE YAZ

Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

ARŞİV

Yandex.Metrica

Instagram