20 Ağustos 2017 Pazar

Osman Bey

Kayalar'da Erbaa'ya bir mübadele öyküsü

18 Ekim 2012 Perşembe 01:49
Osman Bey
Arif Bey ve kıymetlisi Fatme'nin yedi kızından sonra 1878 yılında dünyaya gelen tek oğullarıydı Osman Bey. Yukarı Kayalarda, içinde iki katlı bir ev, öşür ambarlarınında bulunduğu müştemilat, ağıl ve ahırların bulunduğu büyük bir çiftlikte yaşıyordu.

Kayalar Kasaba merkezinde 2.672 nüfus, 462 hane, 25 dükkan, 10 han, 1 kışla ile birer iptidai ve rüştiye mektepleri vardı. Kasaba, Aşağı Kayalar ve Yukarı Kayalar diye iki mahalleden oluşmaktaydı.
Mübadeleden önce bölgede 29.121 Türk, 6.270 Yunan, 4.800 Bulgar, 450 Ulah mevcuttu.

Arif Bey, Kayaların tanınmış isimlerinden Cemal Bey'in de akrabasıydı, aynı sülaleden geliyorlardı. Atalarından devraldığı, hayvancılık, hububat ticareti ve tütüncülüğü, yanındaki çok sayıda çalışanı ile devam ettiriyordu.
Çiftliklerinin hemen girişinde kasabalının da kullandığı bir su kuyusu bulunuyordu. Kuyunun o soğuk tatlı suyu kasabalının dilindeydi, soğuk olmasının en önemli nedeni yanında bulunan ulu ceviz ağacıydı, gölgesi ile en sıcak günlerde bile kuyu suyunun soğuk olmasını sağlıyordu. Arif Bey'in kuyusu diyorlardı adına, derde deva olduğuna inanılırdı.
Yazın en kurak günleri geldiğinde, Yukarı Kayalar'da bulunan pınar ve kuyularda sular ya kesilir ya da çok azalırdı, Arif Bey'in kuyusu ise böyle günlerde dahi, ahaliyi hiç boş çevirmez, tatlı, soğuk suyunu onlara sunar, susuzluklarını giderirdi.

Arif Bey, oğlu Osman'ı, Manastır Vilayetine okula göndermişsede bu okul faslı uzun sürmemişti. Kozana'nın ileri gelenlerinden Ali Beyin kızı Esme ile evlendirdiği biricik oğluna işleri devrettikten sonra, bu yalan dünyadan elini eteğini çekmiş, torunu Ziya'nın doğumundan üç ay sonra, 1912 yılında da hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Osman Bey ve Kayalar Ahalisi için zor günlerin, yani Balkan savaşının başlangıcıda ne acı tesadüftürki 1912 yılı idi.
Balkan savaşı hemen öncesinde Rumeli Ordusunda 70.000. tecrübeli askerin tasarruf ve yaş haddi gerekçesi ile terhisi, bir kısım birliklerinin Yemen'e gönderilmesi, ordunun gereken yenilikleri yapamaması balkan bozgununun hazırlayıcısı olmuştu.

1. Balkan savaşı sonunda imzalanan Bükreş Antlaşması ile Makedonya, Yunanlılara bırakılmış, Kayalar Ahaliside diğer Rumeli Ahalisi gibi sistematik olarak baskı altına alınıp göçe zorlanmıştı.
Rumeli çocuklarının önemli bir kısmı, Osmanlı birlikleri içerisinde, daha önce adını bile duymadıkları diyarlarda yaptıkları savaşlarda şehit ya da gazi olurken, kendi memleketleri, Osmanlı Birlikleri çekildiği için işgal edilmiş, aileleri esaret altına alınmıştı.
İlk işgalde, Kayalar Ahalisinin nerdeyse tümü düşman geliyor korkusuyla yanlarına aldıkları bir kaç küçük eşya ile dağlara kaçmış, burada üç gün geçirmiş, daha sonra döndüklerinde evlerinin ve hayvanlarının yağmalandığını görmüşler. Çok üzülmüşler yine de esaret altında geçen 12 yıl boyunca çok çalışıp namerde muhtaç olmamışlar. Varlıklarının önemli bir kısmını Yunan devletine vergi olarak vermek zorunda kalmışlar bu da Müslüman Ahalinin süratle fakirleşmesine neden olmuş.
Osman Bey, 1922 yılına kadar babasından öğrendiği ticaret hayatını zorluklar altında sürdürmeye devam ettiysede, Rumelinde Türk-Müslümanlar için esaret hayatı her geçen gün dahada dayanılmaz hal almaktaydı.
Bu zor günleri yine hemşehrileri olan Mustafa Kemal sayesinde aşacaklardı (tüm mübadillerin dediği gibi, Allah ondan binlerce kez razı olsun).
Hemşehrileri, onlar adına bir anlaşma yapmış, özgür olmadan yaşayacakları mevcut memleketleri yerine, özgürce yaşayacakları suyun öte tarafında yeni bir memleket vadetmişti.
1912 Balkan savaşı ile Osmanlının terk ettiği Rumeli Yurdu'nu, Müslüman Ahalisi de bu kez 30 Ocak 1923 tarihli Lozan Mübadele Anlaşması ile terk ediyordu.

Osman Bey, beş yüz yıldır Atalarının yaşadığı ve gömüldüğü memleketini terketmek zorunda olduğu gerçeğini bir türlü kabullenemesede, elinde kalan son hayvanlarınıda önceden tanıdığı tüccarlara değerlerinin çok altında fiyatlara, gözyaşları içerisinde satmak zorunda kalmıştı.
Mart 1924, Kayalar ahalisini memleketlerinden ayıracak resmi çalışmaların başlatıldığı tarihti.
Osman Bey adına tanzim edilen 27 Mart 1924 tarihli tasfiye evrakı Kayalar'da sahip olduğu gayrimenkullerin kanıtıydı. Mübadil olarak iskan edileceği yerde, bu tasfiye evrakı karşılığında kendisine gayrimenkul verilecekti.
Kayalar ahalisinin mübadele sevk noktası olarak Soroviç İstasyonu belirlenmişti.

Osman Bey, tasfiye evrakına oturduğu çiftliği satış gösterdiği için kaydettirmemişti. Bunun nedeni, bir yıldır yanına yerleştirilen ve işleri öğrettiği Sürmeneli Demirci Anastas ile gerçekte yaptığı anlaşma idi. Bu anlaşmaya göre Osman Bey, eğer geri dönerse emanet ettiği çiftlik ve içindekilerin yarısını geri alacak, geri dönemezsede hakkını helal edecekti.
Her ikisi içinde adil gibi görünen bu anlaşma ile Osman Bey, memleketi kurtulursa, geri dönüp tekrar hayatına bıraktığı yerden devam etme umuduyla mübadele yoluna çıkıyor, Demirci Anastas ise çok yoksul geldiği , yabancısı olduğu bu şehirde ailesi ile birlikte hatırı sayılır bir varlığa sahip oluyordu.

Eşi Esme, Annesi Fatme, oğulları Ziya, Selami ve kızı Atika'dan oluşan altı kişilik Osman Bey ailesi, bu zorunlu ve zorlu yolculuğun sonunda gidecekleri yerde hayata tutunmalarını sağlayacak hafif ama en değerli yükleriyle hazırlanmışlardı.
Akılları, bıraktıklarında kalmıştı. Eşi ya da yaşlı annesi yanlarında götürmek için ilave bir şey daha almak istediğinde Osman Bey'in lafı hazırdı, zaten bir kaç yıla kadar geri döneceğiz, en kötü ihtimal ortalık düzelince ben geri dönüp emanetleri alırım diyerek, onları kırmadan teselli verip ikna ediyor, bu söylediklerine ise gerçekten inanıyordu.

Yola çıkmadan önce, son kez yakınların kabirleri ziyaret edilip dualar okundu. Daha sonraki kafilelerle gidecek olan hısım akraba ile vedalaşılıp helallikler alındı, memleketleri kurtulursa geri dönme sözleri verildi.

17 Nisan 1924 tarihinde, Soroviç'e Demirci Anastas'ın koştuğu çift atlı araba ile gidilecekti. Sabah erkenden denk edilen eşya ve yolluklar arabaya yüklendi. Demirci Anastas, evin anahtarının bir eşini kutu içerisine koyup Arif Bey kuyusunun hemen yanına, Osman Bey ve ailesinin gözleri önünde, geri döndüklerinde kimseden izin almadan, evlerine yine girebilsinler diye gömdü. Sonkez Arif Bey'in kuyusundan sular içildi, arabaya binip hareket etmeleri ile birlikte gözyaşları sel oldu. Evlerini, gözden kaybolana kadar, içleri burkularak seyredip, Soroviç kafilesine katıldılar.

Soroviç'de oluşturulan misafirhanede, iki gün diğer Kayalar'lı mübadillerle şimendifere binme sırasının kendilerine gelmesini beklediler.
Bindikleri şimendifer, Noyrat gölünün kenarında kıvrılan raylar üzerinde gürültülü ve ahaste hareket ederek Karaferye İstasyonu'na ulaşmış, burada da saatlerce beklemişti.
Suyun bu tarafındaki memleketlerinde yaptıkları bu şimendifer yolculuğu, Selanik'te son buldu. Şimendiferden inen mübadiller, toplu halde Yunanlı askerlerin nezaretinde, Tekeli Karantina Bölgesi'ne götürüldüler.
Karantinada kayıtlar yapılıp sağlık kontrolünden geçtiler. Selanik ahalisinden ve mübadiller arasında daha önce gelip nakledilmeyi bekleyenlerden, bölgede kolera nedeniyle çok sayıda ölümlerin olduğunu, yeterli temiz su ve yiyeceğe ulaşmak için büyük paraların ödenmesi gerektiğini öğrendiler.
Çok sayıda insanın bulunduğu karantina bölgesinde, mübadelenin daha ilk aylarında yaşanan bu ölümler, yeni gelenleri de endişeye sevk etmişti.

Osman Bey Ailesi için gemiye biniş günü 22 Nisan 1924 olarak belirlenmişti. O gün geldiğinde aile yanlarında getirdiği eşya denkleri ile birlikte Altay vapuruna biniş yaptı. Annesi Fatme'de uzun yolculuktan çok etkilenmiş, hatta denizden çok korkmasına rağmen, takatsiz kalan ayakları nedeniyle oğlunun kucağında gemiye binmek zorunda kalmıştı.
25 Nisan 1924 gecesi, Fatme hakkın rahmetine kavuştu. Bu kafilenin bulunduğu gemide ilk defa vefat gerçekleşmişsede , aldıkları duyum gemide vefat edenlerin denize atıldığıydı. Osman Bey, deniz yolculuklarının son gününde meydana gelen bu elim olaydan etkilenmiş olsada, onun asıl endişesi annesinin naaşının denize atılabileceği gerçeğiydi. Bunu engellemek için vefatı karaya çıkana kadar gemi görevlilerinden saklamaya karar verdiler, özellikle çocuklar tembihlendi.
Fatme'nin üzerini, namaz kıldığı seccade ile örterek uyuduğu izlenimini verdiler. Yolcular arasında dolaşan görevliler bu vefatı gemi limana yanaşana kadar öğrenemediler. Bu sayede Fatme'nin toprağa gömülme isteği, hiç yaşamadığı Samsun Limanı'na indikleri 26 Nisan 1924 akşamı, çok zor şartlarda da olsa yerine getirilebildi.
Artık, Osman Bey hiç tanımadığı bu coğrafyada beş kişilik ailesi ile kalmıştı.

Samsun'a gelen Mübadiller, yeni yapılmakta olan misafirhanelerin bulunduğu karantina bölgesine götürüldüler. Burada yapılan kontrollerde, oğulları Ziya ve Selami'de dizanteri görülmüş ve tedavilerine başlanmıştı. Samsun ahalisinin bir kısmı, bu ilk gelen mübadilleri gerçekten bağrına basıyor, onlara ellerinden gelen yardımı yapmaya çalışıyordu.

4 Mayıs 1924 tarihinde Osman Bey Ailesi, zeytin ve beş günlük iaşe verilerek iskan yerleri olan Erbaa'ya gitmek üzere diğer mübadiller ile birlikte oluşturulan kafile ile yola çıkartıldı.


İaşe ve çocuklarda dizanteri bilgilerinin olduğu, Osman Bey'in iskan belgesi

İskan yeri seçiminde, genellikle mübadillerin hayata tutunmalarını kolaylaştırmak amacı ile geldikleri memleketlerinde sahip oldukları bilgi ve tecrübelerini kullanabilecekleri iş ve yöreye dikkat edilmeye çalışılıyordu. Bu sayede yeni memleketlerine daha kolay uyum sağlıyabileceklerdi. Canik Dağları aşılarak devam edilen zorlu yolculuk süresince, çoğunluğu sarı saçlı, mavi gözlü , mahsun bakışlı insanlardan oluşan kafile, her geçtiği yerde yöre ahalisinin ilgisini çekiyor, kimi din kardeşi diyerek yardım edip bağrına basıyor, kimi "gavur" olduklarını düşünüp uzak duruyordu.
Yol güzergahı boyunca Havza, Ladik, Taşova, Erbaa ve köylerine iskan edilenler Tokat'a gitmekte olan kafileden ayrıldı.

Osman Bey ve Ailesi, hububat, tütün ve hayvancılık ile uğraşılan, Kelkit çayının hemen yakınında, çok verimli bir ovada kurulmuş olan, Erbaa kazasına iskan edilmişti.


Eski Erbaa(depremden önce)

Köy ve yaylalarında eti çok lezzetli, senede iki kez kırkılabilen yün kalitesi ve verimi çok yüksek olan, bu yöreye ait "karayaka" cinsi koyunlardan oluşan büyük sürüler vardı.
Özellikle Erbaa tütünü, yabancı ülke tüccarlarının rağbet ettiği bir üründü. İşlenen tütün Samsun limanından dış ülkelere, bu tüccarlar sayesinde gönderiliyordu. Kayalar'ın, Köseler(Antigonos) Köyünden gelen tütüncü köylüler ise, Kızöldüren(Kızgüldüren-Taşova), Endikpınar ve İskili (Demirtaş) Köylerine dağıtılarak iskan edildi.

Osman Bey ve ailesi Erbaa'ya ilk gelen mübadillerdendi. Buraya toplamda 566 haneden oluşan 2081 Kayalar bölgesinden gelen mübadil iskan edilmişti.
Aileye tasfiye evrakında belirtilenin çok küçük bir kısmı olan, bahçe içinde eski bir Ermeni evi ile sekiz dönümlük bir tarla verildi. Verilenler, onların ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı.
Osman Bey'in memleketten getirdiği altınlar olmasa çok sıkıntı yaşayacakları aşikardı.

Osman Bey ilk iş olarak evi onarttı ve çiftliğinde olduğu gibi etrafına ağaçlar dikti, özellikle Kayalar'da Arif Bey'in su kuyusu ile evinin arasındaki ulu ceviz ağacının tohumundan üçünü yeni evinin yakınına, komşusu ile sınır olan bir yere dikti. Bu cevizler Erbaa'daki yaşamı boyunca mübadil olarak geldiği memleketini ve geride bıraktıklarını hatırlatacak ve her yıl çuvallar dolusu ürün verecekti.
Mübadillerin, kadınlı erkekli tarlada çalışması, mübadil kadınlarının aile içindeki kararlarda söz sahibi olması, düğün ve benzeri sosyal hayata yönelik katılımları yörenin yerli ahalisi tarafından ilk yıllarda yadırgansada zamanla onlarıda etkileyecekti.

1928 Yılında Osman Bey'in eşi Esme'nin bir kızı oldu, adını Fatme koydular, gemide vefat eden annelerinin anısına hürmeten.
1932 yılında oğlu Selami, 1940 yılında kızı Atika genç yaşlarında vefat ettiler.

Kayalar Mübadillerinin Erbaa'da ki yaşamı, daha çok içine kapalı bir topluluk görünümündeydi. Yöre ahalisi ile zorunlu olmadıkça pek iletişim kurmuyor yada kuramıyorlardı. Osman Bey, mübadil komşuları ile her toplandığında, memlekete dönme isteğini dillendirirdi, hiç değilse Demirci Anastas'ta bulunan emanetlerini "dönüp alabileceği" bir fırsatın çıkması için dua ederdi.
Soyadı kanunu ile memleket özlemini, bıraktıklarına kavuşma isteğini canlı tutacak bir soyadı aldı "Dönal", bu soyadını neredeyse hiç kullanmadı, o hep Osman Bey' kaldı. Ancak suyun iki yakasına bölünmüş yüreği, öte yaka için hasretlik çekerken, bu yakada acılar içerisinde de olsa kök salma savaşı veriyordu.

1 Kasım 1937 tarihinde oğlu Ziya'yı, Tokat'a iskan edilmiş Kayalardan gelen mübadil Abdülkadir'in kızı Kadriye ile evlendirdi. Ziya'nın bir kızı oldu adını Aymenur koydular ve 1939 yılı Kasım ayında Ziya 2. Cihan harbinin korku saldığı o günlerde asker oldu.



27.12.1939 Tarihinde Erbaa'ya yerleştirilmiş olan mübadiller ilk kez deprem ile karşılaştılar. Erbaa ve köylerinde toplam 921 ölüm, 2276 ev yıkılmıştı. Bu ölüm ve yıkımlardan maalesef onlarda çok etkilenmişti.

Deprem felaketi, Osman Bey'in oturduğu evinde hasarlanmasına neden olmuştu, o da evi yıktırıp yerine yeni bir ev yaptırdı. Tütün işlemek için denk odası da olan evin, çatı katına tütün dizilerinin asılıp kurutulduğu havadar bir yer de yapılmıştı.

Osman Bey, Kayalar Mübadilleri'nin çoğunun çok iyi bildiği tütün işini Erbaa'da da, Kayalar'da olduğu gibi büyük miktarlarda yapıyordu. mübadillerin işledikleri tütünler hep baş fiyattan satılıyordu, tütüncülük çok meşekkatli olmanın yanında, hakedişi bir yıldan fazla zamana yayılan bir işti.
Önce tohumlar fideliklere serpiliyor, oluşan fideler tarlalara dikiliyor, yetişen tütünlerin yaprakları bir kaç ay boyunca üç dört kez genellikle geceleri çiğ yağmadan önce elle kırılıp evlere götürülüyordu. Evlere gelen tütünler balkon, sofa gibi yerlerde kadınlar tarafından iki buçuk metre boyundaki kendir iplere yirmi,yirmi beş santimlik tütün iğneleri vasıtasıyla diziliyor , bu diziler, tufa denilen üç yanı çevrili çerçeve şeklinde kargılara asılarak ilk kurutma-sarartmaları yapılıyordu. Yağmur yağma riski olduğunda da bu tufalar, aran denilen üstü kapalı hangarlarda muhafazaya alınıyordu. İlk kurutma işlemi bittiğinde tütün dizileri tufalardan sökülüp evlerin çatı katlarında satışa gidecek denk kalıplarına alınanan kadar birkaç ay daha kurutuluyordu.

1941 Nisan ayında Almanya'nın, Yunanistanı işgali, Türkiye'nin savaşta tarafsız kalması, Erbaa'ya yerleşmiş ve depremden etkilenen Kayalar Mübadilleri için öte yakadaki memleketlerine geri dönüş umutlarının tekrar yeşermesine neden olmuştu.
Ancak daha sonra gelen haberlerde Hitler ordularının katliamlar yaptığı gerçeği, yeşeren umutları korkulu bir bekleyişe dönüştürmüştü. Türkiye'nin de işgal edilebileceği ihtimalini düşünen hükümet, karşı koyuşa hazırlıklı olmak amacıyla, temel ürünlerde, ihtiyaçları gerektiğinde karşılayabilmek için stoklar yapmaya başlamıştı. Bir sürü ürünün piyasada bulunamadığı zor günlerdi o günler.
20 Aralık 1942 tarihinde meydana gelen, Erbaa'yı nerdeyse haritadan silen ikinci deprem, Osman Bey'i gemide vefat eden annesini örttüğü seccadede, ikindi namazını kılarken yakaladı. Depreme dayanıklı olsun diye yıkıp yeniden yaptırdığı ev, binlerce tütün dizisinin çatıda oluşturduğu ağırlığa bir de depremin yıkıcı gücü eklenince yıkılmış, eşi Esme, gelini Kadriye ve torunu Aymenur'un mezarı olmuştu.
Kendisi de ahşap kirişin altında kaldığı için ayağı kırık vaziyette enkazdan çıkartılmıştı. Kızı Fatme, su doldurduğu kovalar elindeyken yolda yakalandığı depremden yara almadan kurtuldu. Kış günü olması nedeniyle hemen hemen her enkazda, yanan soba ve mangalların etkisiyle yangınlar çıkmış, bu da ölü ve yaralı sayısını arttırmıştı.
Osman Bey' hilali ahmerin kurduğu sahra hastanesinde tedavi gördü, deprem nedeniyle annesini, eşini ve kızını kaybeden Ziya askerden iki ay erken terhis edildi, ancak ölümler onu ziyadesiyle etkiledi, yaşama sevincini alıp götürdü.

İkinci deprem, Erbaa merkezde 308 kişinin ölümüne, 2295 evin yıkılmasına neden olmuştu.
Kelkit Nehri'nin hemen kıyısında, kuzey anadolu deprem fay hattının tam üzerine kurulmuş olan Erbaa'nın yaşadığı yıkıcı depremler , yerleşim yerinin başka yere taşınmasını zorunlu kıldı.
Bu amaçla imbat bölgesi yerleşim yeri olarak planlanır, taşınacak ailelere ev yapımı için inşaat malzemesi ve ustalık desteği verilir.
Kayalar Mübadilleri, 18 yıl önce gelip yerleştikleri yeni evlerinden, bu kez de yüzleştikleri doğanın acımasız kıyıcılığı nedeniyle, yerli ahali ile birlikte göç etmek zorunda kalır.

Yeni yerleşim yerinde artık herkes biraz muhacirdir. Ortak acılar insanları yakınlaştırmış, kaynaşmalarına vesile olmuştur.
Evlerin yapımında birbirlerine yardım ederler, bu gayretin sonucu birkaç yıl içinde evler mahallelere, mahalleler yeni bir şehre dönüşür.

Osman Bey artık yeni evinde, kızı ve oğlu ile birliktedir, sağ ayağı depremde sakat kaldığı için bastonla yürümek zorundadır.
Üzerinde namaz kılarken depreme yakalandığı seccade de ayağı ile birlikte kirişin altına kalıp parçalanmış, ona göre "yaralanmış" tır. Onu hiç onartmaz ve o haliyle evinin bir köşesinde, geçmişinin acı hatırası olarak muhafaza eder.
Artık ticaret yapacak gücü kalmamıştır, hayata küsmüş olan oğlu Ziya'da vefat edince, kızı Fatme ile yalnız kalır.

Fatme'yi Kayalar mübadili, Kara Yahyalar sülalesinden kasap "Sülman" ve eşi İffet'in oğulları Mustafa'ya isterler. Osman Bey'in asaleti depreşir, kasaba kız vermem der.
Fatme'nin de gönlü Mustafa'dadır, lakin babasının sözünden çıkmak istemez.

Kara Yahyalar, Kayalarda geniş bir sülaledir, bir çok ferdi Osmanlı Ordusu ile birlikte savaşmış, Şehit ya da Gazi olmuştur. Kasap "Sülman", askerde bir ara hemşehrisi Mustafa Kemal Paşa'nın birliğinde de askerlik yapar, Kurtuluş Savaşından çok etkilenir. Bu etki ile Kayalarda dünyaya gelen ilk oğluna Kemal, Erbaa'da dünyaya gelen oğluna da Mustafa adını verir, Kemal ve Mustafanın daha sonra Sami ve Müzeyyen adında iki kardeşleri daha olur.

Mustafa, "Cece"si ile Osman Bey'e haber salar;

"Tütün kokar Kayalar'ın manileri,
Pek de güzel olur dilberleri,
Sevenleri ayırmasın,
Sonra pişman olur pederleri,"

dedirtirse de;

Osman Bey Nuh der, Peygamber demez, Mustafa ve Fatme 11.10.1946 tarihinde kaçıp evlenirler. 1948'yılında kızları Sevinç dünyaya gelir.
Osman Bey kızı ve damadı ile beş yıl konuşmaz.
Sonra barışıp yalnız yaşayan Osman Bey'in yanına yerleşirler. Fatme babasına, çok sevdiği "suvan pidesi" ve yazma tatlısı yapar, damadı Mustafa da onu öz babası gibi görür ve gönlünü hep hoş tutar.
1952 yılında erkek torunu Ziya, 1955 yılında kız torunu Atika dünyaya gelir, isimlerini çocuklarının anısına o koyar.
Artık Osman Bey, Erbaa'da kök salıp ağaç olmuştur, ailesi tekrar altı kişiye ulaşır.

Osman Bey öte yakadaki memleki Kayalara çok istesede "DÖNüp", emanetlerini "ALamaz" ancak hasret ve anılarını kızı Fatme'ye aktarır ve 1956 yılında bu dünyadan göçer.
Fatme'nin Aymenur ve Süleyman adında iki çocuğu daha olur.

Fatme, babası ve kardeşleri her aklına geldiğinde, hayatta hiçbir akrabası olmamasına çok içerleyip ağladığı için onları hatırlatacak konular ev de pek konuşulmaz.

Mustafa-Fatma Kara Ailesi

Mahallelerine bir gün Kayalar Mübadilleri'nin bulunduğu İskili Köyünden bir aile taşınır, onların "Üseyin" adında bir çocukları vardır, bu çocuk ve ailesinin konuşmaları çok gariptir,
" abe der, mar ana der, canım teer tarana yanında mıtka der" yedi yaşındaki "Sülman" ve arkadaşları onu bitli "macir" diye kızdırıp ağlatırlar.
Böyle bir güne Fatme'de şahit olur, "Üseyin"' i kızdırıp ağlatan çocuk korosunda olan oğlu "Sülman"ı porta kapıyı açıp çağırır ve onun da "macir" olduğunu söyler. "Sülman" "macir"'liği kabullenemez, o bitli değildir. Bir hafta neredeyse yemek yemez, okuluna gitmez üzüntüsünden hasta olur.
Sonunda annesi Fatme ona, göz yaşları içerisinde "Osman Bey"'i "Kayalar"'ı "Macir"'leri, "Ceviz Ağacını", misafir odasında asılı duran "Yaralı Seccadeyi" anlatır, "Sülman" artık "macir"' ama bitli değildir.
O günden sonra "macir"'liğinden utanmaz gurur duyar, artık hiç görmediği dedesi Osman Bey'in suyun öte yakasındaki memleket hasreti ona da bulaşmıştır. Önce babası Mustafa, sonra da Osman Bey'in kızı Fatme bu dünyadan göçüp gider.

Fatma ve Mustafa Kara'nın Erbaa'da bulunan kabirleri

Kayalara, kendisi gibi mübadil çocuklarının büyük emekler ile kurduğu Lozan Mübadilleri Vakfı vasıtasıyla bir çok kez gider. Ancak, Arif Bey'in çiftliğinden hiç bir iz bulamaz.

Kayalarda ayakta kalan tek Osmanlı eseri olan Hükümet Konağı Mübadil Akrabalar ile birlikte 2012(Bugün Belediye Kütüphanesi olarak hizmet veriyor).





Gemide vefat eden Fatme'nin üzerine örtülen, depremde Osman Bey ile birlikte yaralanan "Yaralı Seccade"yi, Çatalca Mübadele Müzesine, kardeşleri ile birlikte bağışlar.

"Yaralı Seccade" Çatalca Mübadele Müzesi

Bu gün de Erbaa'da çok sayıda Kayalar kökenli mübadil çocuğu yaşamakta ve geçmişlerinin izini sürmektedir. Onlardan birini anlatan bu yazı, geçmişe yönelik araştırmalarında umarım bir damla olup, nehirlerin oluşmasına katkı sağlar.



Osman Bey Ailesi ve Kayalar Mübadiller'i anısına, Sevgiyle.

Süleyman KARA
Kayalar-Erbaa-İstanbul
12.10.2012

    Yorumlar

GAZETE MANŞETLERİ

EN ÇOK OKUNANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

EN ÇOK YORUMLANANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

SENDE YAZ

Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

ARŞİV

Lozan Mübadilleri E Posta Grubuna Katıl

Powered by us.groups.yahoo.com

Yandex.Metrica

Instagram